|
 |
|
 |
“Allah’ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infak edenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler.” (Fâtır 35/29)
“Ancak iki kişiye gıpta edilir: Allah’ın verdiği malı hak yolunda harcamaya muvaffak olan kimse.Yine Allah’ın kendisine verdiği ilim ve hikmet ile yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse.” (Buhârî, İlim 15, Zekât 5, Ahkâm 3, Temennî 5, İ’tisâm 13, Tevhîd 45; Müslim, Müsâfirîn 268)
Üç musibetten uzakta kalınız:“Zulümden, zelzeleden ve bilirim iddiasında bulunan cahilden.”
|
|
|
|
|
|
| |
|
| |
 |
| |
Osman Nuri Topbaş
"Fakr u zaruret içinde boğulan gönüller, dumanla dolu bir eve benzer. Sen onların derdini dinlemek suretiyle o dumanlı eve bir pencere aç ki, onun dumanı çekilsin ve senin de kalbin rakikleşip ruhun incelsin!..." Hazret-i Mevlana Vakıf, yaratandan ötürü yaratılanlara merhamet, şefkat ve sevginin, müesseseleşmiş şeklidir. Diğer bir ifadeyle Allah'a adanan, temlik ve temellükten; yani mülk olarak verilmek ve mülk edinilmekten ebediyyen men edilen mülkiyetlerdir. Gaye, yaratılan her şeye Allah için şefkat, merhamet ve tebessümle yaklaşabilmektir. Canını ve malını Allah için hibe edebilme, cenneti satın alabilme gayretidir. Cenab-ı Hakk, gerçek mü'minlerin vasıflarını sayarken: "Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda infak ederler." (el-Bakara,3) buyurmaktadır. İslam'ın dünyayı şereflendirmesi ile vakfın ilk fiili numunesini de: "Yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin!" buyuran Hazret-i Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz gerçekleştirmişlerdir. O her davranışında bir üsve-i hasene, yani nümune-i imtisal olduğu için önce Medine-i Münevvere'de sahibi bulunduğu yedi ayrı hurmalığını, daha sonra da Fedek ve Hayber hurmalıklarından kendi hissesine düşeni Allah yolunda vakıf buyurmuşlardır. Bunu gören ashab-ı güzin de ellerindeki imkanlardan pek çok kıymetli gelir ve emlakı vakfetmişlerdir. Öyle ki Hazret-i Cabir: "Muhacir ve ensardan imkan sahibi olup da vakfı bulunmayan tek kişi bilmiyorum." demektedir. Bu yüce ruhu devam ettiren ecdadımız Osmanlı'da da sayısız vakıflar kurulmuş, her biri infakın en güzel örneklerini vererek uzun asırlar boyunca sıcak bir ana kucağı olarak devam edegelmiştir. Deruni ve yüce hislerle İslam'ı en güzel bir şekilde anlayıp yaşayan Türkler, dünyaya müslüman yüreğindeki engin şefkat ve merhameti böylece sergilemişlerdir. Onlar, yüzbinlerce vakıfla toplumu şefkat ve merhametle bir ağ gibi örmüşler ve adeta sarılmadık yara bırakmamışlardır. Osmanlı'da vakıf duyarlılığı o kadar zirveleşmişti ki, insanlara hizmet imkanı kemal bulduktan sonra hayvanlara hizmet çığırı açılmıştır. Yaralı kuşlara, hasta hayvanlara bile tedavi merkezleri kurulmuştur. Bugünkü toplumumuz dahi, o alicenap ecdadımızın müesseselerinin nimetleriyle perverde olmaktadır. Camiler, çeşmeler, askeri kışlalar, hastahaneler, hatta içtiğimiz sular ve daha isimlerini sayamadığımız nice hayır hizmetleri bugün onlardan kalan muazzez hatıralardır. Vakıfların ifa ettiği vazife, devletlerin sarsılıp dış ve iç gailelerle zayıf düştüğü dönemlerde bile devam etmiş ve cemiyetin yaralarına pek şifalı bir merhem olmuştur. Böylece en zor şartlarda ve nazik durumlarda dahi cemiyetin mağdur, mahzun ve kanadı kırık kuş gibi gönlü yaralı insanlarına açılan bir şefkat kucağı daima var olagelmiştir. Batılı seyyah Hunke'nin bir Müslüman hastahanesinde yatmakta olan bir gencin babasına yazdığı mektubundan aldığı şu bölümler, vakıf hassasiyetinin gönülleri saran bariz bir misalidir: "Babacığım! Benim paraya ihtiyacım olup olmadığını soruyorsun. Taburcu edilirsem, hastahaneden bana bir kat yeni elbise ve hemen çalışmaya başlamak zorunda kalmayayım diye de beş altın verecekler. Onun için süründen davar satmana gerek yok. Ama beni burada görmek istiyorsan hemen gel! Canım buradan çıkmak istemiyor. Yataklar yumuşak, çarşaflar bembeyaz, battaniyeler kadife gibi. Her odada çeşme var. Soğuk gecelerde bütün odalar ısıtılıyor. Bizleri tedavi edenler, çok şefkatli ve merhametli kimseler. Hemen her gün midesi hazmedenlere kümes hayvanları ve koyun kızartmaları veriliyor. Sen de sonuncu tavuğum kızartılmadan önce gel, beraber yiyelim!.." Diğer yandan Osmanlı'daki vakıfların bin dörtyüz küsür kadarının hanımlar tarafından kurulmuş olması, ayrıca dikkat çekicidir. Hayır eli çok uzaklara kadar uzanan Bezm-i Alem Valide Sultan'ın hizmetlerinin en büyüklerinden biri de şahsi servetini vakfederek yaptırdığı Guraba Hastahanesi'dir. Bu büyük eser. cami ve çeşmesiyle 1843 yılında hizmete açılmış olup o günden beri ümmet-i Muhammed'in fakirlerine hatta gayr-i müslimlerin hastalarına dahi şifa dağıtmıştır. Ecdadın ihlasla kurduğu vakıflar, kıyamete dek faaliyetlerinin devam etmesi dua ve temennisi ile te'sis edilmiştir. Bugünkü ve yarınki insanımızın ihtiyaçlarını, cami, mekteb, hastahane, kışla v.s. olarak gidermekte ve hizmetlerini devam ettirmekte olan vakıflar, ecdadımızın muazzez ruhlarını şad edecek birer sadaka-i cariye, iman ve asalet nişanesidir.  Hadis-i şerifte buyurulur:
"Kişi öldüğü vakit üç sayfası hariç amel defteri kapanır. Açık kalan amel sayfalarından biri sadaka-i cariyedir, diğeri insanların faydalanacağı bir ilimdir, üçüncüsü de kendisine dua eden hayırlı bir evlattır." İslam alimleri ekseriyetle sadaka-i cariye ile vakfın kasdedildiğini beyan buyurmuşlardır. Sadaka-i cariye, Allah rızası için hizmet veren bir eser bırakmaktır. Bu, ilim ve irfan yuvalan te'sis etme, yol, köprü, kütüphane yapma veya müessese kurarak talebelere burs v.s. imkanlar sağlayıp insan yetiştirme ve bütün fedakarlıklarına katlanarak hayırlı bir evlad büyütmedir. Şayet vakıf şuuru olmasaydı, bugüne kadar yapılan birçok ilim, irfan, hayır ve hizmet faaliyetleri böylesine şümullü bir şekilde gerçekleşemez, cihan-şümul bir medeniyet meydana gelmezdi. Bu bakımdan vakıflar, tarihten günümüze müstesna bir medeniyet menbaı olmuşlardır. Vakıflar, İslam'ın, yaratılmış her şeye karşı müslüma-na yüklediği bir mes'uliyettir. Vakıflar, yaratandan ötürü yaratılanlara sevgi, şefkat ve merhametin ortaya konduğu müesseselerdir. Allah Teala, insanı, kainatı, eşyayı emanet olarak vasıflandırmaktadır. Kainatta her şey insana emanet olarak tevdi edilmiştir. Evlad, mal, mülk, sıhhat, hepsi bu muhteva içindeki emanetlerdir. İnsan bunları titizlikle korumak mecburiyetindedir. Emanetin yerine teslimi de, rahmettir, berekettir. Yunus'un: Mal sahibi, mülk sahibi, Hani bunun ilk sahibi? Mal da yalan, mülk de yalan, Var biraz da sen oyalan! diyerek çok güzel ve veciz bir şekilde ifade ettiği gibi mülk gerçek manada Allah'a aittir. Kula ancak bir zaman dilimi çerçevesinde tasarrufu verilmiştir. Onun için servet bir emanettir şuuru içinde yaşamak ve hadis-i şerifte buyurulan: "Elinden ve dilinden insanların istifade ettiği bir mü'min" olabilmek, yarın mal ve mülkün gerçek sahibine verilecek hesapta yüzlerin ak ve gönüllerin ebedi mükafata nail olması için zaruridir. Bu itibarla servetlerin infak ölçülerinin dışında kullanılması, emanete hıyanet sayılır ve ahiretteki hesabı ağır olacağı gibi, dünyada da nice buhranlara sebebiyet verir. Bugün toplumun müşteki olduğu enflasyon felaketi ve daha nice iktisadi felçler ortaya çıkar. Dolayısıyla infaklar, sermayenin bir kanser haline gelmemesine en güzel bir deva ve çaredir. Hazret-i Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem- Hazret-i Bilal'e: "Ya Bilal! İnfak et! İnfak etmekle, Arş'ın sahibinin senin malını azaltacağından korkma!.." buyurmuşlardır. Kardeşlik duygularının zayıfladığı, içtimai huzur ve sükunun bozulduğu, kin ve husumetin çoğaldığı günümüzde büyük bir infak seferberliğine ihtiyaç vardır. Muzdarip, muhtaç insanların yerinde biz de olabilirdik. Aynı zamanda bu, Rabbimize karşı bir şükür borcudur. Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri, halkla beraber padişahları da infak seferberliğine sokmuştur. III. Murad'a yazdığı bir mektupta: "Deden Kanuni Sultan Süleyman nasıl Istırancalardan su getirip İstanbul halkını suya kavuşturdu ise, sen de Bolu ormanlarından odun getirip bu kış İstanbul halkına tevzi et!" tavsiyesinde bulunmuştur. Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri'ndeki bu ruhaniyetin fuyuzati, aradan 400 küsür sene geçmiş olmasına rağmen devam etmektedir. Bu aşikar bir surette müşahede olunan bir gerçektir. Onların temelini attığı, teselsül ederek Hazret-i Peygamber'e kadar ulaşan bu feyiz müessesesi, zamanımıza kadar devam edegelmiştir. Zira manevi makamlar da, zahiri ve dünyevi makamlar gibi boş bırakılmaz.. İlahi tayinle daima doldurulurlar. Çünkü insanların asil yaradılış gayelerine ulaşmaları, ancak bu manevi olgunluğun elde edilmesi ile mümkündür. Aksi halde beşeriyet ham kalmaya mahkum olur. Hakk aşıkları ölmez; onların gönül eseri olan müesseseler de çürümez ve pörsümez. Dayandığı kökün altındaki pınardan daima beslenir ve yeşerir. Etrafını inbat ederek gülistana çevirir. 0 manevi kökün bugün dahi zamanımızda yeşeren bir filizi olan Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı, birçok garibe, kimsesize, yolda kalmışa, istikbalde imanımıza ve vatanımıza hizmette yerini alacak olan erkek ve kız talebeye dünyevi ihtiyaçlarını karşılayarak destek olmaya çalışırken, ayni zamanda onların manevi dünyalarını da imar ve tenvire çalışmaktadır. Bu gayretin şeref ve izzeti, evvela Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri, I. Ahmed Han Hazretleri ve ehl-i himmete aiddir. Bu ulvi müessesedeki bütün şahıslar, bu manevi yolun lütfen ve kere-men kabul ve istihdam olunan hizmetçileri mesabesindedir. Bütün bunlar çerçevesinde bilmelidir ki, vakıf hususunda derin bir hassasiyete bürünmek, bu ilahi emanete diğerlerinden daha çok riayet etmek zaruridir. Zira vakıf malında hassasiyet ve onun muhafazası çok mühimdir. Nitekim Salih -aleyhisselam-'a mucize olarak verilen deve, kimsenin mülkiyetinde değildi. Bir vakıf malıydı. Sütü, bir sebil gibiydi, Sahibi de Cenab-ı Hakk'dı. Fakat azgın kavim, deveyi öldürerek vakıf malına ihanet ettiler. Neticede helake duçar oldular. Bunun içindir ki, vakıfların, maksadına matuf kullanılmaları hususundaki ciddiyetin daima hatırda tutulması bakımından umumiyetle vakfiyelerin ya başında veya sonunda hem hayır-dua, hem de beddua vardır. Hayır-dua, vakfa hizmette kusur etmeyenler içindir. Beddua ise, vakfiyede belirtilen hizmeti yerine getirmeyen, yani vakfa kötülüğü ve zararı dokunan kimseleredir. Böyle kimseler için ekseriya şu beddua cümleleri kullanılır: "Her kim bu vakfın şartlarını bozar veya değiştirirse, Allah'ın, peygamberlerin, meleklerin, insanların ve bütün mahlukatın laneti onun üzerine olsun!.." Bu beddua, manevî bir tehdîddir. Çünkü ince düşünüş sahibi imanlı kimseler, ahiretteki hesabın azabla nihayetlenmesinden korkarak böyle bir bedduaya maruz kalmak istemeyip daima gerekli hassasiyet içinde hareket ederler. Ya Rabbi! Kurmuş olduğu vakfı, vermiş olduğu eserleri ve manevî tasarruflarıyla asırlardır gönülleri feyizyab eyleyen Azîz Mahmud Hüdayî Hazretleri'nin himmetlerinden bizleri de nasîbdar eyle! Bizlere verdiğin emanetlerin hakkım liyakatle eda etmeyi ve yaratandan dolayı yaratılanlara hizmet eden "vakıf insanlardan olabilmeyi nasib eyle! Amin!
OSMANLI'DA VAKIF
Mübarek ecdâdımız, muhtaç insanların meselelerini halledip, merhamet, muhabbet ve hizmeti, Allâh’ın mahlûkâtı içinde aciz hayvanlara kadar şümûllendirebilmişlerdir. Bu seviyeye bugün bile dünyanın hiçbir yerinde ulaşılmamıştır. Bu itibarla şanlı tarihîmizden alacağımız pek çok ders bulunmaktadır.  Onlar büyük bir edep ve hürmet ile “muhterem âcizler” diye tâbir ettikleri akıl hastalarını, av etiyle beslemek ve mûsiki ile tedavi etmek gibi hâlâ kâbına varılamamış bir merhamet, muhabbet ve medeniyet seviyesine ulaşmışlardır. Bulaşıcı ve tehlikeli bir hastalık oluşundan dolayı, toplum tarafsından tecrit edilen cüzamlılara, Osmanlı vakıf medeniyetinde şefkat eli uzatılmış, onlar için her türlü bakımın yapıldığı “Miskinler Tekkesi” adı verilen müesseseler kurulmuştur. Binâların saçak altlarına kuşların barınmaları için zarif “kuş evleri” yapan ve vakti gelip de göç edemeyen yaralı leylekler için vakıflar tesis eden Osmanlıların bu icraat ve tatbikatlarını lâyıkıyla öğrenmek, kendimizi onların ölçüleriyle değerlendirmek için son derece ehemmiyetlidir. Diğer taraftan, merhamet ve muhabbeti vakıf hizmetlerine ve hayırlarına en ideal ölçülerle aksettiren ecdadımız, biçarelerin, fakirlerin, dulların yetimlerin izzet ve haysiyetlerini korumak için de âzamî bir dikkat, nezaket ve gayret göstermişlerdir. Sadakayı verenle alanın birbirini görmemesi temin maksadıyla camilerde “sadaka taşları” ihdâs etmek ve muhtaçlara dağıtılacak olan yemekleri, onların haysiyetlerini rencide etmemek için gece karanlığında dağıtmak gibi hassasiyetler, merhamet ve muhabbetin ideal ölçüde gerçekleştiği örnek bir davranış üslubudur. Hatta hizmetkârların gönülleri incitilmesin diye kazâ ile kırdıkları veya zarar verdikleri eşyaları tazmin eden bir vakfın kurulmuş olması, ne kadar ibretli ve hayal ötesi bir duygu derinliğidir. Bunlar da günümüzde, insanlık izzet ve haysiyetini lâyıkıyla takdir edebilmek için ehemmiyetle hatırlanması ve kazanılması lâzım gelen hayâti düsturdur.* *Bu konularda "Vakıf İnfak Hizmet" kitabından istifa edilebilir.
______________________________________________________________
* Abide Şahsiyetleri ve Müesseseleriyle OSMANLI, İstanbul, 1999
|
|
|
 |
|
|
|